kerem tekinalp  (1555 views)

 

What is kerem doing now?

Durumunuzu girin...YA İSLAMDA YÜKSELİRSİN....
YA İNKARDA ÇÜRÜRSÜN....
MEZAR YOLUN SONU DEGİL...
GİTTİGİNDE GÖRÜRSÜN...
More than 1 month ago  ·  Comment »

Sex /  Age

Male /  51

Location

istanbul, Turkey

Birthday

April 12
 
Advertisement

Info

http://zekerem.hi5.com - Send it to your friends

Sex /  Age

Male /  51

Birthday

April 12

Location

istanbul, Turkey

Languages

Turkish
 

About Me

E M E K L İ

Interests

İSLAM-SİYASET-GEZMEK

Favorite Music

İLAHİ MARŞ VE TÜRKÜLER BİLHASSA UZUN HAVALAR
 

Favorite Quote

YAMADIK DÜNYAMIZI KIRPARAK DİNİMİZDEN
DÜNYADA GİTTİ AHİRETTE GİTTİ
ELİMİZDEN
 

hi5 Games

Play hi5 Games

kerem hasn't played any games recently.

 

Applications

Browse Applications

Flower Garden
Grow a Message Garden of Flowers on your profile!

Bumper Stickers
The easiest way to find and share pics on Hi5!

SuperComments
The best way to send and receive comments with your friends! Now with videos, photos, and more.

SuperFive!
Tired of the same old fives? Add SuperFive to do stuff to your friends: hug, slap, tickle and more!

 

hi5 Gifts

Give a Gift    Get hi5 Coins    View all

kerem has no unwrapped gifts.
 

Comments | View All Entries

Leave a comment for kerem

Jan 26 11:16 PM
Mine says:
 
Selamün Aleyküm ve Rahmetullah!
Seven "O"
Sevdiren "O"
Özleten "O"
Hatırlatan "O"
Özleyince dua ettiren "O".
Sevgi ne güzel,
Kimbilir Sevmeyi Yaradan Ne Güzel!
Sevmeyi Yaradanın Sevgisinden Nasiplenmek Duasıyla...
 
Jan 22 11:30 AM
 
Hakimin üç kusuru

Hazret-i Ömer, hilafeti zamanında Hımıs ileri gelenlerine bir mektup yazıp, çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmesini isteyerek yardım edeceğini bildirdi. Hımıs'lılar Şam ve civarında bulunan fakirlerin bir listesini Halife Hazret-i Ömer'e arzettiler. Hazret-i Ömer gelen listeyi açıp baktığında listenin başında kadı olarak tayin ettiği Sa'd bin Amir'in ismini görüp listeyi getirenlere hakiminin mali durumunu sordu. Onlar, (Hakimimiz hakikaten gayet fakirdir. Elinde avucunda olanı fakir fukaraya dağıtıyor, rüşvet olacağı korkusundan, bizim de en küçük bir hediyemizi bile kabul etmiyor) dediler.

Hazret-i Ömer sordu:
- Allah'tan bu kadar korkan hakiminizin hoşunuza gitmeyen tarafları da var mı?

Evet diyerek kusurlarını şöyle sıraladılar:
1- Vazifesine sabah namazından sonra başlaması gerekirken kuşluk vakti başlıyor.
2- Evine çekilir aramıza girmez.
3- Haftada bir gün, evinden dışarı bile çıkmaz. Kapısı arkasından kilitlidir.

Hazret-i Ömer, onlara bir kısım erzak ve giyecek vererek gönderdi. Hakim Sa'd bin Amir'i de bunların sebebini öğrenmek üzere huzuruna davet etti.

Hakim, Hazret-i Ömer'in huzuruna gelince durumu anlattı:
Birinci kusurum; ailem hasta olduğundan evin bütün işlerini bizzat kendim görüyorum ve bu sebepten vazifemin başına ancak kuşluk vakti gelebiliyorum.

İkincisi ise; akşam olunca gün boyu yaptığım işlerin muhasebesini yapıyor acaba yaptığım işlerde bir kusurum var mı diye onu tetkik ediyorum.

Üçüncüsü; sırtımdakinden başka giyecek elbisem yoktur. Haftada bir gün giydiğim çamaşırlarımı yıkıyor temizlik işleri ile meşgul oluyorum. Hatta evimde bile üzerime alacak bir elbisem olmadığından yıkadığım çamaşırlarım kuruyuncaya kadar hiçbir kimseyi görüşmeye bile kabul edemiyorum.

Sa'd bin Amir'in bu izahatı karşısında Hazret-i Ömer çok memnun oldu ve ondan sonra Sad'ı hatırladıkça, (Ah Sa'd ah, Allah korkusu seni ne kadar yüceltmiş) der onunla iftihar ederdi.
 
Jan 20 11:55 AM
ALİ says:
 
Abdullâh bin Mübarek Hazretleri, kötü huylu bir kimseyle yolculuk yapmıştı. Seyâhatleri bitip ayrıldıklarında Abdullâh bin Mübarek içli içli ağlamaya başladı. Bu hâle şaşıran dostları:
"- Neden ağlıyorsun? Seni böylesine mahzûn eden şey nedir?" diye sordular.
O kadri yüce Hak dostu, bir iç çekti ve nemli gözlerle:
"- O kadar yolculuğa rağmen beraberimde bulunan arkadaşımın kötü hâllerini düzeltemedim. O bîçârenin ahlâkını güzelleştiremedim. Düşünüyorum ki; acabâ benim bir noksanlığımdan ötürü mü ona faydalı olamadım? Şâyet o, benden kaynaklanan bir hatâdan dolayı istikâmete gelmediyse, yarın hâlim nice olur!.." dedi ve hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş bir vaziyette ağlamasına devam etti.
KISSADAN HİSSE:
Dostluklar dâimâ mânevî açıdan faydalı bir maksat üzerine binâ edilmelidir. Buna göre sâlihlerle dostluk ve ülfet, onlardan istifâde için; sâlih olmayan ve hattâ noksanlıkları bulunan mânen zayıf kimselerle dostluk ve ülfet ise, onlara faydalı olabilmek için olmalıdır. Zîrâ mânevî faydadan uzak ve sırf gafletle örülmüş dostluklar, iki dünyâyı da mahvedecek bir zarar demektir. Ve bu zararın en hafifi dahî:
"Kır atın yanında duran, ya huyundan ya suyundan!" meselince bir âkıbet yaşatır.
Diğer taraftan noksan ve eksiği bulunan kimseleri istikâmete yöneltirken takip edilecek üslûp, menfî bir netice karşısında onları rencide etmek değil, acaba bende bir kusur var mı, diye nefsi muhâsebe etmektir. Zîrâ eğer bizden kaynaklanan hatâlar ve eksiklikler dolayısıyla muhâtabımızı doğru yola sevk edememişsek, bunun hesap ve vebâli çok ağır olur. Gâye, perde olmak değil, perdeleri açıp hakîkati gösterebilmektir.
 
Jan 18 8:12 AM
 
Padişah'ın işi ne?


Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
-- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha birdikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
-- Kimdir bu?
Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..
-- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
-- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem...
Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
-- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
-- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...
-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
-- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
-- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
 
Jan 1 11:44 AM
 
ŞEYTAN KİMİN GÖZLERİNDEN ÖPER
Bugün ben bir soru soracağım sizlere. Bakalım cevabını rahatça verebilecek misiniz, yoksa başınızı öne eğip düşünecek misiniz?
Bence ikisi de güzel sonuçtur.
Başınızı öne eğip düşünseniz de güzel. Çünkü düşünmek kadar faydalı bir çalışma olamaz.
Cevabı hemen verseniz de güzel. O takdirde sorunun cevabına zihin yoracak kadar konuyla meşgul oluyorsunuz demektir ki bu da gerçekten güzeldir.

Evet, yazımıza başlık olarak aldığımız soruyu bir daha tekrar edelim isterseniz:
– Şeytan kimin gözlerinden öper?
Biliyorum diyeceksiniz ki:
– Şeytan birinin gözlerinden öperse o kimsenin işi kötü demektir. Çünkü şeytanın gözlerinden öptüğü kimse şeytanı memnun edecek hayat yaşıyor, işler yapıyor da ondan dolayı şeytan gözlerinden öpüyordur.

Yoksa şeytan hangi hayırlı işten memnun olur ki, tutsun da iyi hal ve hayat üzere olan birinin gözlerinden öpsün, takdir ve tebrikte bulunsun.

Evet, bu değerlendirme doğrudur.
Şeytan gerçekten de birinin gözlerinden öpüyorsa o kimse hayatını ve kendini iyi düşünmeli, yaşayışına şöyle bir çeki düzen vermelidir. Zira şeytanın gözlerinden öptüğü insana melek yaklaşmıyor, melek tebrik etmiyor, meleğin yaklaşacağı bir hayat yaşamıyor demektir.

Sözü daha fazla uzatmadan şeytanın gözlerinden öptüğü kimseye bakalım isterseniz.
Ama bunu ben söylemeyeyim.
Zira benim söylediğimin fazla inandırıcı ve bağlayıcı yanı olmayabilir.
Buyurun, Efendimiz (sas)in hadisinden inceleyelim konuyu.
Ne buyuruyor Efendimiz Hazretleri bakın:
– Kimin yaşı ilerlediği halde ameli gerilerse şeytan o kimsenin gözlerinden öper!
Evet, şeytanın gözlerinden öptüğü insan işte bu insandır.
– Yaşı ilerlediği halde ameli, ibadeti, iyi hali ilerlemeyen insan!
Şeytan bu kimseden öylesine memnun ve mutlu oluyor ki, eğilip gözlerinden öpme derecesinde yakınlık duyuyor, sen benimle arkadaşsın, yaşın ilerlediği halde amelin ilerlemiyor, gittikçe ibadetsiz, amelsiz hale geliyor, sanki benim gibi oluyorsun diye medihte bulunuyor.

Hadisin devamında şu ilave de vardır:
– Yaşı kırkı geçtiği halde hayrı şerrini geçmeyen, hâlâ hayrı az, şerri çok olan insanın da gözlerinden öper şeytan!

Demek ki insanın hayrı gittikçe çoğalmalı, şerri de azalmalı ki, hayatından kâr ediyor, ziyanından kurtuluyor sayılsın, gidiş iyiye doğru diye düşünülsün.
Yaşı kırkı geçen adamın hâlâ hayrı az; ama şerri devam ediyorsa Allah(c.c.) yardım eylesin o ilerleyen yaş sahibine. Hesabını vereceği bir hayatın sonuna doğru ilerlediği halde hazırlığında bir ilerleme olmuyor.
Çünkü her geçen gün hayırlı işleri çoğalacağına yerinde sayıyor, şerli işleri çoğalıyor, öbür tarafa kötü hazırlıklarla gidiyor demektir. Böylesine bir gidiş hayra alamet değildir.
Bundan dolayı Efendimiz Hazretleri hatırlatma yapıyor, yaş ilerledikçe amel gerilemesin, hayırlar azalmasın, şerler devam etmesin, buyuruyor.
Yani ilerleyen yaşla eşit şekilde amel de, iyilikler de ilerleyerek devam etsin, her geçen gün güzelliklerde çoğalmalar olsun. Böylece hayat hedefini bulsun, gayesine ersin.
Ne dersiniz, iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize mi yöneltelim?
Şöyle bir nefs muhasebesi mi yapalım? Ne halde, ne durumdayız kendimizi bir gözden mi geçirelim?
Sakın şeytan bize de muhabbet duyuyor, bizim de gözlerimizden öpmeye niyetleniyor olmasın!
 
Nov 29, 2008 10:04 AM
 
SERVETLE ÖVÜNMEK
Harun Reşit ile Şakik-i Belhî Hazretleri sohbet ediyordu. Bir ara Hazret:
- Ey Halife! Farz et ki büyük bir çölde kaybolmuşsun. Susuzluktan ölmek üzeresin. O anda birisi gelip elindeki su dolu kırbayı sana satmak istese kaç para verirsin? diye sordu.
Halife gülerek:
- Ne kadar isterse veririm, dedi.
- Peki, o suya karşılık servetinin yarısını istese verir misin?
- Veririm.
Hazreti Şakik, "Doğru söyledin" dedi ve devam etti:
- Ey Halife! Diyelim ki servetinin yarısı ile o suyu alıp içtin ve bir müddet daha yaşama imkanı buldun. Fakat az sonra içtiğin suyu çıkarman gerekir. Ama buna muvaffak olamasan, bütün uğraşmalarına rağmen idrarını yapamasan ve adeta ölecek hale gelsen, o anda yine birisi karşına çıkıp: "Seni tedavi edebilirim, ancak servetinin öbür yarısını isterim" dese, ne dersin?
Halife hiç düşünmeden:
- Elbette razı olurum, dedi.
Bunun üzerine Şakik-i Belhî:
- Öyleyse Ey Emirü'l Mü'minin! Önce içtiğin, sonra da idrar yolu ile dışarı attığın bir yudum su kıymetinde bile olmayan servetine sakın güvenme! Hiç kimseye karşı mal, mülk ve servetinle övünme, buyurdu.

Evet, insan gelirken beraberinde olmayan, giderken de beraber götüremediği servetine güvenmemeli, yıkılabilir dünyada kazandığı gibi her an kaybedebileceğini de unutmamalı, servetin kendisini değiştirmesine fırsat vermemelidir. Bir deprem, nice mamureleri bir anda virane haline getirebilir
 
Nov 27, 2008 10:51 AM
 
Şüphesiz ‘NAMAZ’ dinimizin direği ve Rabbimizin huzurunda olduğumuz ‘an’, Peki Namazımızı Rabbimize layık bir şekilde mi eda ediyoruz? Yani huşû ile namazımızı kılabiliyormuyuz? Eğer bu soruların cevabı hayır ise yada Rabbimize layık daha da güzel bir NAMAZ kılmak için lütfen bu yazımızdaki maddeleri o ‘an’da uygulayın ve bundan önceki kıldığınız namazlar ile bu son namazınızı bir kıyaslayın.



Ama önce huşû kavramını ve ayetler ile nasıl Rabbimize layık bir namaz kılabiliriz onları dile getirelim. Huşû kelimesi; tevazu, alçak gönüllülük, Hakk’a boyun eğmek, korku ve sevgiden meydana gelen edebli bir hal anlamlarına gelmektedir.



Allah’ın (c.c) sonsuz güç ve kudret sahibi olduğunu bilen bir insan, O’nun her şeyden haberdar olduğunu bilir. Her nerede olursa olsun Rabbına karşı derinden saygı duyar. İşte huşu, bu derin anlayışın bir sonucudur.



Yüce RabbimizAllah, Kuran-ı Kerim’de namazın sadece şekilden ibaret olmadığı ve onun ruhunun kavranması gerektiği belirtilirken:

‘Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.’ (Mü’minûn Sûresi, 2) demiştir.



Yine Yüce ve Aziz olan Rabbimiz, bizlere namazın manevi boyutuna inmeyerek, yani O’nu görmüyormuş gibi namaz kılanlar, gösteriş ve desinler diye namaz kılanlar ile kıldığı namazı O’na layık olarak kılmaya çalışmayanlar için ‘Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.’ (Maûn Sûresi, 4-5) buyurmuşlardır.



Peki kıldığımız namazlarda nasıl huşû ile kılabiliriz? Bu sorunun cevabı tıpkı 5 vakit namaz gibi aşağıdaki 5 maddede saklı! Tabi bu 5 maddeyi uygulamadan hem maddi hemde manevi namazın tüm şartlarını yerine getirdiğinizi varsayıyorum.



1. Kuşkusuz kıldığımız namazlarda şeytan bize her türlü vesveseyi vermek için çalışır ve kıldığımız namazlarda hiç bir şekilde sevap kazanmadan ibadetimizi engellemeye çalışır. Bu nedenden dolayı namazdan önce:


Bu engeli kaldırmak için ihlas-felak-nas sürelerini anlamlarını düşünerek okumalıyız, hatta ayetel kürsi’yide okumakta fayda vardır. Çünkü bu 3 sure bizleri şeytandan koruyan surelerdir. Kişinin ihtiyacına göre 2 veya 3 defa okunmalıdır.





2.Allah’ın verdiği nimetler karşısında, kendi hata, kusur ve günahlarımızı hatırlamak. Bugüne kadar yapmış olduğumuz günahları düşünürsek hesap günü geldiğinde göreceğimiz muameleyi anlarız.




3. Ve en önemlisi Namaza başlamadan önce (yani tekbir almadan önce) ölümü hatırlayıp, son namazımız gibi kılmalıyız. Yani artık ölüm meleği Azrail(a.s) gelmiş arkamızda bizim son namazımızı kılmamızı beklediğini düşünün!!!




4.Allah’a onu gözlerin ile görüyormuşsun gibi ibadet et! Eğer bunu yapamıyorsan en azından şunu bilki O, seni görmektedir!


5. Elimizden geldiğince okuduğumuz surelerin anlamlarını bilerek kalpten okumak. En önemliside Fatiha Suresi’ni anlamını bilerek kalpten okumak!



Çünkü denilir ki:’Kalpten çıkan söz, kalbe girer ama dilden çıkan söz kulağı aşmaz.’





Şimdi gelin hadi bu 5 maddeyi uygulayarak namazımızı eda edin ve hiç böyle namaz kılmadığınızı görün...



Herşeyin en doğrusunu şüphesiz Allah bilir, Rabbim yar ve yardımcımız olsun!
 
Nov 22, 2008 10:15 AM
 
Efendim!


Biliyorum ki; huzurunuza durmak, Size hitap edebilmek, acziyetimizi arzetmek bile bir liyakat gerektirir Bu liyakate sahip olmadığımın idraki içindeyim Ama ne çare ki, başka bir melce de bulunmuyor
Değil mi ki, Siz ‘alemlere rahmet olarak gönderildiniz’,
Değil mi ki Siz,merhamet Peygamberisiniz,
Değil mi ki Siz, affediciliğinizle övülmüşsünüz
Size karşı yapılmış edepsizlik karşısındaki acziyetimizden, iki eli böğründe kalmışlığımızdan yine sizin şefaatınıza sığınarak ALLAH’tan af ve merhamet diliyoruz
Efendim!
Bugün yeryüzündeki milyarı aşan ümmetinizin evlatlarının yüreği kan ağlıyor Size karşı bir gurup soysuzun yaptığı çirkinliği içine sindiremiyor ve adeta kalbinden hançerlenmişçesine acı ile kıvranıyor
Müslümanlar bu soysuzları ve onların mensup oldukları ülkeleri protesto ediyor, ürünlerini boykot çağrıları yapıyor Saldırganları özür dilemeye davet ediyorlar Efendim!
Ben asıl bizim Sizden özür dilememiz gerektiğini biliyorum Soysuzların yaptığı densizlikten dolayı değil, bizim yapmaya devam edegeldiğimiz şuursuzluktan dolayı binlerce kez özür dileriz Ey Merhamet Peygamberi
Sana layık bir ümmet olamadığımızdan dolayı, Seni bırakıp beyinsizleri lider ve önder bellediğimizden dolayı, Senin aydınlık yolunu terkedip vahşi saldırganların yoluna baş koyduğumuzdan dolayı, Senin düşmanlarını dost ve müttefik kabul ettiğimizden dolayı, Seni Hak din ile gönderen ALLAH’tan değil, Amerika’dan korkmaya başladığımızdan dolayı,Senin yolundan yürümeyi meşakkatli görüp kolaycılığa kaçtığımızdan dolayı, Senin emrettiğin gibi dosdoğru olmayı bırakıp düşmanlarının hoşuna gidecek tavırlar sergilediğimizden dolayı, Senin izinde yürümeyi bir iktidar yürüyüşüne feda ettiğimizden dolayı, Senin emir ve yolunu az bir dünyalık için terkettiğimizden dolayı, Senin ümmetine mensup olma onurunu unutup bölük pörçük oluşumuzdan dolayı, Senin ümmetinin birliğini kurma hedefini çağdaş firavunlardan korkumuz nedeni ile çağdışı ilan edip Avrupa Birliği diye tutturduğumuzdan dolayı
Evet Ey Merhamet Peygamberi bütün bunlardan dolayı biz Senden özür dileriz Zira bu şuursuzluğumuz, bu dünyaperestliğimiz, bu iktidar şehveti bizim izzetimizi kaybetmemize ve soysuzların size hakaret etme cesareti göstermelerine neden oldu
Zira biz adam olmayı becerebilseydik, biz dik durabilseydik, biz bölünüp parçalanmasaydık, biz izzet ve şerefi Beyaz Saray’da kabul edilmekte aramasaydık, biz ‘vahyin ismetini kirletmeseydik’, biz emperyalistlere avuç açmak mecburiyetinde bırakılmasaydık, biz Ey ALLAH’ın Resulu mübarek yol arkadaşların olan Sahabenin milyonda biri kadar gerçekten Müslüman olabilseydik bu hadsizlik, bu soysuzluk asla olmaz ve hiç kimse Size dil uzatabilme densizliğini gösteremezdi
Efendim!
İşte bunlardan dolayı size dil uzatanlardan çok biz suçluyuz
Biz yeniden Müslüman olmak durumundayız
Biz; ‘Ey iman edenler, iman ediniz’ buyruğuna muhatap olduğumuzu yeniden idrak ediyoruz
Biz size dil uzatanları protesto ederken, asıl kendi ruhumuzda, yüreğimizde ve beynimizde farkında olmadan yer etmiş olan sünnetine aykırı her tutkuyu, sevgiyi, bağlılığı, isteği, arzuyu, beklentiyi protesto ediyoruz, edeceğiz
Kainattaki zerreler adedince salat ve selam Sana olsun Ey ALLAH’ın Resulu Yer, gök ve ikisinin arasındakiler şahit olsun ki, Senin tebliğ ettiğin yüce hakikat kıyamete kadar yaşayacak, Seni sevmenin ibadet olduğunu asla unutmayacağız
 
Nov 21, 2008 11:03 AM
ALİ says:
 
Bir bilgeye sormuşlar;
-Bir insanın zekâsını nerden anlarsınız? - Konuşmasından.
- Ya hiç konuşmazsa demişler:
- O kadar akıllı insan yoktur ki...

Gerçek olan tek şey vardır, ölüm... Gerçek olan tek duygu vardır, Sevgi...
Gerçek olan tek görev vardır, Öğrenmek... GEORGE MOORE
Körlerin ülkesinde şaşılar kral olur...
Bazen kazananlar kaybedenlerin hataları sonucunda kazanırlar...
Fazilete yol vermeyen eğitim, boş bir çaba ve aldatmacadır... (ARİSTO)
Zaman sizi oylayabilir, ama sizin zamanı oyalama imkânınız yok...
Her karanlığın aydınlığı,her gecenin sabahı ve her çıkışın inişi vardır..
Yaşanan her an çok değerli ve kutsaldır..
---Sadece kullanılan bilgiler aklınızda kalır...
Bal toplamak istiyorsanız kovanı devirmeyin...
Övgüye ne kadar susamışsak, yergiden de o kadar korkarız. (HANS SELYE)

• Vaktinde söylenen söz, yerinde kullanılan silah gibidir...
• Hiç kimse komşuya muhtaç olmayacak kadar zengin değildir...
• Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, aramamak demektir... (Mevlana)
• Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ölüme götürür... (Y.SULTAN SELİM)
• Kabakların çarpışmasından çekirdekler, fikirlerin çarpışmasından gerçekler doğar.
• Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.
• İnsan, sevebildiği kadar insandır.
• Boş kafa taşımak, dolu bombadan tehlikelidir.
• Sevgisiz olan kalp, kalp değildir.
• Eğer mutluluk çölde açan bir çiçekse, kurumaması için gözyaşlarımla sularım.
• Nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilme...!
• İnsan kıyafeti ile karşılanır, ilmi ile uğurlanır. (El- Cahiz)
• Bu günümüzü çalan iki hırsız vardır; Birisi geçmişe ilişkin pişmanlıklarımız,
diğeri ise geleceğe ilişkin kaygılarımızdır.
Karga ile arkadaş olan leşe; bülbül ile arkadaş olan güle gider.
 
Nov 7, 2008 10:00 AM
 
ŞEYTAN KİMİN GÖZLERİNDEN ÖPER
Bugün ben bir soru soracağım sizlere. Bakalım cevabını rahatça verebilecek misiniz, yoksa başınızı öne eğip düşünecek misiniz?
Bence ikisi de güzel sonuçtur.
Başınızı öne eğip düşünseniz de güzel. Çünkü düşünmek kadar faydalı bir çalışma olamaz.
Cevabı hemen verseniz de güzel. O takdirde sorunun cevabına zihin yoracak kadar konuyla meşgul oluyorsunuz demektir ki bu da gerçekten güzeldir.

Evet, yazımıza başlık olarak aldığımız soruyu bir daha tekrar edelim isterseniz:
– Şeytan kimin gözlerinden öper?
Biliyorum diyeceksiniz ki:
– Şeytan birinin gözlerinden öperse o kimsenin işi kötü demektir. Çünkü şeytanın gözlerinden öptüğü kimse şeytanı memnun edecek hayat yaşıyor, işler yapıyor da ondan dolayı şeytan gözlerinden öpüyordur.

Yoksa şeytan hangi hayırlı işten memnun olur ki, tutsun da iyi hal ve hayat üzere olan birinin gözlerinden öpsün, takdir ve tebrikte bulunsun.

Evet, bu değerlendirme doğrudur.
Şeytan gerçekten de birinin gözlerinden öpüyorsa o kimse hayatını ve kendini iyi düşünmeli, yaşayışına şöyle bir çeki düzen vermelidir. Zira şeytanın gözlerinden öptüğü insana melek yaklaşmıyor, melek tebrik etmiyor, meleğin yaklaşacağı bir hayat yaşamıyor demektir.

Sözü daha fazla uzatmadan şeytanın gözlerinden öptüğü kimseye bakalım isterseniz.
Ama bunu ben söylemeyeyim.
Zira benim söylediğimin fazla inandırıcı ve bağlayıcı yanı olmayabilir.
Buyurun, Efendimiz (sas)in hadisinden inceleyelim konuyu.
Ne buyuruyor Efendimiz Hazretleri bakın:
– Kimin yaşı ilerlediği halde ameli gerilerse şeytan o kimsenin gözlerinden öper!
Evet, şeytanın gözlerinden öptüğü insan işte bu insandır.
– Yaşı ilerlediği halde ameli, ibadeti, iyi hali ilerlemeyen insan!
Şeytan bu kimseden öylesine memnun ve mutlu oluyor ki, eğilip gözlerinden öpme derecesinde yakınlık duyuyor, sen benimle arkadaşsın, yaşın ilerlediği halde amelin ilerlemiyor, gittikçe ibadetsiz, amelsiz hale geliyor, sanki benim gibi oluyorsun diye medihte bulunuyor.

Hadisin devamında şu ilave de vardır:
– Yaşı kırkı geçtiği halde hayrı şerrini geçmeyen, hâlâ hayrı az, şerri çok olan insanın da gözlerinden öper şeytan!

Demek ki insanın hayrı gittikçe çoğalmalı, şerri de azalmalı ki, hayatından kâr ediyor, ziyanından kurtuluyor sayılsın, gidiş iyiye doğru diye düşünülsün.
Yaşı kırkı geçen adamın hâlâ hayrı az; ama şerri devam ediyorsa Allah(c.c.) yardım eylesin o ilerleyen yaş sahibine. Hesabını vereceği bir hayatın sonuna doğru ilerlediği halde hazırlığında bir ilerleme olmuyor.
Çünkü her geçen gün hayırlı işleri çoğalacağına yerinde sayıyor, şerli işleri çoğalıyor, öbür tarafa kötü hazırlıklarla gidiyor demektir. Böylesine bir gidiş hayra alamet değildir.
Bundan dolayı Efendimiz Hazretleri hatırlatma yapıyor, yaş ilerledikçe amel gerilemesin, hayırlar azalmasın, şerler devam etmesin, buyuruyor.
Yani ilerleyen yaşla eşit şekilde amel de, iyilikler de ilerleyerek devam etsin, her geçen gün güzelliklerde çoğalmalar olsun. Böylece hayat hedefini bulsun, gayesine ersin.
Ne dersiniz, iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize mi yöneltelim?
Şöyle bir nefs muhasebesi mi yapalım? Ne halde, ne durumdayız kendimizi bir gözden mi geçirelim?
Sakın şeytan bize de muhabbet duyuyor, bizim de gözlerimizden öpmeye niyetleniyor olmasın!
 
Nov 4, 2008 8:15 AM
 
NAMAZ BÖYLE KILINIR
Hâtem-i Zâhid (k s )hazretleri Âsım ibn-i Yûsuf hazretlerinin yanına geldiğinde
Âsım (kuddise sırruh) ona sordu:

-Ey Hâtem namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?

O da 'Evet'deyince, Âsım (k s ):

-Peki, nasıl kılıyorsun? diye sordu Hâtem-i Zâhid hazretleri başladı anlatmaya:

-Namaz vakti yaklaştığında abdestimi sünnet üzere tazeliyorum ve
namaz kılacağım yere dikiliyorum Tâ ki her uzvum yerleşiyor

Sonra Kâbe'yi iki kaşımın arasında, Makâm-ı ibrahimi göğsümün hizasında,
Allah Teâlâ'yı mekândan münezzeh (pâk ve uzak) olduğu halde başımda hâzır
ve kalbimdeki her şeyi bilir halde görüyorum

Sanki ayağım sırat köprüsünün üzerinde; cennet sağımda,
cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum
ve kılacağım namazın son namazım olduğunu düşünüyorum

Sonra ihsan ile (Mevlâ'yı görür gibi) iftitah tekbirini alıyorum,
tefekkürle okuyorum, tevâzû ile rükûa eğiliyorum,
tazarrû ile secdeye kapanıyorum

Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunuyor
ve sünnet üzere selâm veriyorum

Sonra da o namazı ihlâsa teslim ediyor, korkuyla ümit arasında
kalkıyorum ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum

Bunu duyan Âsam hazretleri:

-Ey Hâtem!Senin namazın böylemi? diye sordu O da:

- Evet otuz senedir böyle namaz kılıyorum! deyince

Âsım hazretleri ağlayarak şunları söyledi:

-Ben daha bu zamana kadar hiç böyle bir namaz kılamadım
 
Nov 3, 2008 7:49 AM
 
Yolcu
Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.

Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.

Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra , yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:

-"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz.... Onlar nerede?"

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence;

-"Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:

-"Ama görüyorsunuz.... Ben yolcuyum."

Ünlü bilge, hak verircesine güldü:

"Ben de öyle, yavrum" ..
 
Nov 2, 2008 10:04 AM
 
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE'YE BENZEMEK
Hazreti Ali (kerremallahü vechehu) hurma bahçesinde akşama kadar çalışmış, akşam da devesinin üzerine bir çuval hurma yükleyerek evinin yolunu tutmuştu.
Devenin yuları yardımcısı Kamber'in elinde kendisi de önde gidiyordu. Medine'nin içine girdiklerinde yolun kenarından bir ses geldi. Yoksulun biri elini açmış sızlanıyordu:
- Ne olur Allah rızası için!... diyordu.
İşte bu sırada sesi duyan Hazreti Ali (ra) ile arkadan deveyi getiren Kamber arasında şu konuşma geçiyor. Hazreti İmam soruyor:
- Kamber ne istiyor bu yoksul?
- Hurma istiyor Efendim!
- Ver öyleyse!...
- Hurma çuvalda Efendim!
- Çuvalla ver öyle ise!...
- Çuval da devenin üzerinde!...
- Deveyle ver öyle ise!...
Emri yerine getiren Kamber der ki:
- Devenin ipi de benim elimde, demekten korktum. Çünkü beni de deveyle birlikte yoksula vermekte tereddüt etmeyebilirdi
 
Oct 29, 2008 2:17 PM
ALİ says:
 
“Bir genç, pâdişâhın kızının kapısına gelmiş ve kendisinin ona âşık olduğunu söylemişti. Haber pâdişâhın kızına iletilince hanım sultan kapıya geldi ve gence:

«–Al şu bin dirhemi de; bir daha bana da, sana da zarar verecek böyle bir şey söyleme.» dedi.

Genç vazgeçmeyince:

«–Öyleyse iki bin dirhem al!» teklifinde bulundu.

Nihâyet pazarlık on bin dirheme varınca, genç, kabûl etti. Bu durumu gören pâdişâh kızı:

«–Sen beni nasıl seviyorsun ki, gözün para pul ile kamaşıp beni görmez oldu. Beni benden başkasına tercih edenlerin cezâsı nedir biliyor musun?» dedi ve ardından sevgisinde samîmî olmayan gencin boynunu vurdurdu.

Bu hâli duyan bir ârif, düşüp bayıldı. Kendine geldiğinde şöyle dedi.

«–Ey insanlar! Bakın dünyâda sahte sevgilerin başına neler geliyor! Ya Hakk’ı sevdiğini iddiâ edip de ondan başkasına yönelenlerin başına âhırette neler gelmez ki…»”

Hazret-i Mevlânâ, bu kıssadaki hâli şu ifâdeyle ne güzel özetler:

“İnsana, aradığı şeye bakarak değer verilir.”

İhlâs, bütün ameller için zarûrî olan öyle yüce bir nîmettir ki, ona sahip olmadan kurtuluşun mümkün olmadığını ifâde için hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur:

“İnsanlar helâk olur, âlimler kurtulur. Âlimler de helâk olur, amel sahibi âlimler kurtulur. Amel sahibi âlimler de helâk olur, ancak ihlâs sahibi olanlar kurtulur. Ancak bu ihlâs sahipleri de (bu dünyâda her an) büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır.”

Bu hakîkat, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân edilir:


“(Azâbdan) ancak Allâh’ın hâlis kulları istisnâ edilecek…” (es-Sâffât, 40)

Ey imân edenler! Siz kendinize bakın. (İhlâs sahibi olun ve cemâat hâlinde bu hâlinizi de muhâfaza edin! Böyle yaparsanız), size, doğru yoldan sapan kimse zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allâh’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” (el-Mâide, 105)

İhlâs, niyetlerin temiz ve samîmî olmasıdır ki, ibâdetlerin sıhhat ve bereketi buna bağlıdır.

Hazret-i Mevlânâ, ihlâstan mahrûm bir şekilde ibâdet eden kimselere şöyle seslenir:

“Ey gâfil! Keşke secde ettiğin zaman yüzünü samîmiyetle Hakk’a çevirebilseydin de «Yücelerden yüce olan Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.» demenin mânâsını bilebilseydin, yâni sırf şekil secdesi değil de gönül secdesi yapabilseydin!..”

İhlâssız ibâdetler, ortaklar ve kirlerle doludur. O hâlde ibâdetleri saflaştırıp ulvîleştirecek olan sır, ihlâsla kâimdir. Aksine hâli âyet-i kerîme şöyle ifâde eder.

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarını ciddiye almaz, (sadece) gösteriş yaparlar!..” (el-Mâûn, 4-6)

İhlâs, amellere Hakk rızâsından başka şeylerin ortak edilmesinden kalbi muhâfazadır. Ancak bu maksatla gerçekleştirilmiş olan ibâdetlere «sâlih amel» denir. Cenâb-ı Hakk buyurur:

“…Size onların (hayvanların) karnındaki işkembe pisliği ile kan arasından hâlis bir süt içiriyoruz ki, içenlerin boğazından âfiyetle geçer.” (en-Nahl, 66)

Müfessirler, bu âyette beyân buyurulan misâle teşbîhen demişlerdir ki:

İhlâs da, ameli, tıpkı sütün kan ve muzahrafattan ayırd edilmesi gibi bulanıklıklardan ayırd eder. Sütün hâlisiyyeti, kan ve pislikten arınması olduğu gibi, amellerin hâlisliği de Hakk rızâsından başka her şeyden berî kılınmasıdır.
 
Oct 29, 2008 12:06 PM
 
Sadece gözünün şükrüne yetti

Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yanına geldi ve şöyle dedi:
– Ya Muhammed! Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, bizler şöyle bir olaya şahit olduk. Önceki ümmetler içinde bir kul vardı. Allahü Teala’ya bir adada beş yüz sene ibadet etti. Cenab-ı Hak, o adada onun için tatlı bir su çıkardı, bir de nar ağacı yarattı.

Ağaç her gece bir nar bitiriyordu; o da bu su ve nar ile gıdalanıyordu. Böylece ibadetine devam ediyordu. Bu kulun eceli yaklaşınca Allah’a ruhunu secde halinde alması için dua etti. Allah da duasını kabul buyurdu.

Bizler yeryüzüne inince ona uğruyorduk. Ruhu alındıktan sonra göğe yükseldiğimizde İlâhî ilimde bu kulun kıyametteki halini şöyle bulduk. O, Aziz ve Celil olan Allah’ın huzurunda durdurulur. Allah meleklerine:

– Kulumu rahmetimle cennete koyun, der. Adam:

– Ya Rabbi, beni amelimin karşılığı olarak cennetine koy, der.

Bu konuşma tam üç kez tekrarlanır. Bunun üzerine Ce­nab-ı Hak, meleklerine:

– Bu kuluma verdiğim nimetlerle yaptığı ibadetleri bir ölçün, diye emreder. Melekler ölçerler, kulun yaptığı beş yüz senelik ibadet ancak gözünün görme nimetine karşılık gelir. Vücudunun diğer azaları şükürsüz kalır. Bunun üzerine Allah, meleklerine:

– Verdiğim nimetlere karşı şükretmeyen bu kulu ateşe atın, diye emreder. Melekler kulu ateşe doğru sürüklerler. O zaman kul:

– Ya Rabbi! Beni rahmetinle cennetine koy, diye yalvarır. Allah da meleklerine:

– Onu geri getirin, emrini verir. Kul İlâhî huzura getirilir. Allah:

– Ey kulum, sen hiçbir şey değilken seni kim yarattı, diye sorar. Adam:

– Sen yarattın ya Rabbi, der.

– Bu senden mi kaynaklandı, yoksa benim rahmetimle mi oldu?

– Benden değil, senin rahmetinle oldu.

– Sana beş yüz sene ibadet etme kuvvetini kim verdi?

– Sen verdin ya Rabbi.

– Diğer bütün nimetleri kim verdi?

– Sen verdin ya Rabbi.

– Evet, bütün bunlar Benim rahmetimle olmuştur; nihayet bunu anladın, seni de rahmetimle cennetime koyuyorum. Ey meleklerim bunu rahmetimle cennete koyun. Ey kulum sen bundan önce güzel bir kuldun, buyurur ve onu cennetine koyar.

Sonra Cebrail Aleyhisselâm şöyle der:

– Ey Muhammed, gördüğün gibi her şey ancak Allah’ın rahmetiyle olmaktadır
 
Oct 24, 2008 1:51 PM
 
FÂNÎLER DEĞİL BÂKÎ OLAN BİLSİN!



İslâm târihinin ilk yıllarında Medîne-i Münevvere'de bâzı fakirlerin kapılarına meçhûl bir kimse her sabah bir çuval erzak bırakmaktaydı. Bir sabah o fakirler uyandıklarında baktılar ki, kapılarına erzak konmamış. Sebebini merak ederlerken o esnâda içli bir salâ sesi duyuldu ve Medîne-i Münevvere Hazret-i Alî -radıyallâhu anh-'ın torunu Zeynel Âbidîn Hazretleri'nin vefâtı ile çalkalandı. Herkes derin bir mâteme büründü.
Bu peygamber evlâdına karşı son vazîfeler îtinâ ile yapılmaya başlandı. Sıra mübârek nâşının yıkanmasına geldiğinde bu şerefli vazîfeyi yapacak olan zât, mevtânın sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görünce şaşırdı. Sebebini anlayamadı. Yakınlarına sorduğunda ise, ehl-i beytten orada bulunup bu sırra âşinâ olan bir kimse, şunları söyledi:
"- Zeynel Âbidîn Hazretleri her sabah hazırladığı erzak çuvallarını sırtında taşıyarak erkenden fakirlerin kapısına götürür ve kimseye görünmeden geri dönerdi. Halk da bu çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördüğünüz yaralar, işte o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır."
KISSADAN HİSSE:
Amellerini sırf Hak Teâlâ'nın rızâsı için yapanlar, onları, ifşâsı harâm olan bir sır gibi halktan gizlemeye çalışırlar. Zîrâ Hakk'a âit olduğu hâlde halka arz edilen amellerde Allâh'a götürecek hiçbir fazîlet kalmaz. Çünkü onları ucub ve gurûr başta olmak üzere binbir türlü nefsâniyet kaplar. Dolayısıyla Hak yolunda yapılan her salih amel, "Fânîler değil, Bâkî olan bilsin!" düşüncesiyle olursa makbûldür ve böyle fiillerin ecir ve mükâfâtlarını yazmaya ne kalemler kâfî gelir, ne de mürekkep yetişir.
Samîmî ve fedâkâr hizmetlerle Allâh'ın kullarını memnûn etmeye gayretli olurken nefsini değil, Hakk'ı râzı edebilen isimsiz ve gerçek kahramanlara ne mutlu!
 
Oct 21, 2008 9:15 AM
 
AYAKKABICI,

yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken,
sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor
ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama,
küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa
koyunca,çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği
kullanmaktaydı. Hem de güçlükle..
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı,
dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu.
Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir
müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam
dükkandan dışarı fırlayıp:
- Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki
modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir
bacağım doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle
tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı
ya da imânı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- Keşke imanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam. Eğer imanımız yoksa, cennete giremeyiz.
Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler
tamamlanacak.Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat
görecekler... Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar
çektiği
acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu
durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira
eder. Çocuk biraz düşünüp:
- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan
bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri
kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir,
sattım gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi.
İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam,
vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup
yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek
üzere.Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika
eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar
para tutar.Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş
değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara
gözgezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız
ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük
kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde
satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı.
Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç
duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- Babam haklıymış!. dedi. "Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek
yok!." demişti.
 
Oct 20, 2008 12:19 PM
 
NEDEN NAMAZ KILMIYORSUN

Neden namaz kılmıyorsun???
namaz kılmamak için bir sebebin mi var yoksa?
ne olabilir ki namazdan önemli olan sebep???
dur ben tahmin edeyim:
namaz kılacak vaktin yok değil mi?
ama onların da yoktu...

ya bedir savaşına ne demeli:
savaş hiç durulmuyordu aksine gittikçe kızgınlaşıyordu, bu arada ikindi vakti çıkmak üzereydi, ama kılacak zamanda yoktu karşında en az on katın düşma vardı.
kenara çekilipte namaza duramazdın, yada namazı kılmıyacaksın di mi ben ce en kolayı bu...
ya onlar ne yaptı Peygamberimiz S.A.V 300 kişilik ordusun ikiye ayırdı yarısı geriye çekildi diğer yarısıdaha ileri atıldı ve daha bir kuvvetle savaştı,
ve geriye çekilenler Peygamberimizin imamlığında namazı kıldılar, bitince de digerleri ile yerdeğiştirip onlar savaşmaya başladı diğerleri geri çekilip yine Peygamberimizin imamlığında namazı eda ettiler...
sence onların zamanı varmıydı
 
 
Oct 19, 2008 1:25 PM
 
MELEKLERİN SEYRETTİĞİ NAMAZ

Meleklerin seyrettiği bir namaz kılmak ister misiniz? O halde sabah namazını kaçırmayın. Düşünün, tekbir alıyorsunuz, melekler şahit, rûkua gidiyorsunuz melekler şahit, secde anındasınız yine melekler şahit.

Sabah namazını ne sıklıkla kılarsınız? Hiç kaçırmamaya mı dikkat edersiniz yoksa arada bir kılmaya mı çalışırsınız? Şayet gönlü ötelere açık kullardansanız harika, yok eğer dikkatli değilseniz sabah namazını kılma hususunda, gelin, nimetten faydalanma adına, beraberce Yüce kitabımıza kulak verelim: “Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar, belli vakitlerde namaz kıl, özellikle de sabah namazını. Çünkü sabah namazında gece ve gündüz melekleri hazır bulunur (şahit olurlar). (İsra Sûresi, 7

Acaba Rabbimiz sabah namazına neden bu kadar önem veriyor? Çünkü, kalbin ulvî olan her güzelliğe açık olduğu en huzurlu vakittir bu vakit. Çünkü, başlanacak olan yoğun ve yeni bir güne hazırlanmanın en doğru ve bereketli olduğu vakittir bu vakit. Çünkü tefekkür için en uygun vakittir bu vakit. Farkına varabilenler için, cennet soluklarının, kalbin derinliklerine kadar nefeslendiği vakittir bu vakit.

İnsan bazen taltif görmek ister ya hani. Yaptıklarının, sevdikleri tarafından görülmesini ister. İşte Yüce Allah (cc), kullarına çok büyük bir taltif yapıyor ve o nurdan meleklerini, ibadetimize şahit tutuyor. Düşünün, tekbir alıyorsunuz, melekler şahit, rûkua gidiyorsunuz melekler şahit, secde anındasınız yine melekler şahit. Zikrediyorsunuz Rabbinizi, salatü selamlar gönderiyorsunuz Peygamberinize ve yine melekler yanınızda hazır ve şahit.

Gelin dostlar! Sabah namazlarını eğer kılıyorsanız, bu ayeti hatırlayarak, seher vakitlerini daha bir bilinçli idrak edelim. Eğer ki, ihmal ediyorsanız, bugünden tezi yok, beynimizi ve kalbimizi ‘Sabah Namazı Vakti’ne ayarlayalım. Sahi insan ömründe kaç kere sabah namazı kılar ki? Bu bilinmez belki; ama bilinen tek gerçek var ki, o vakitte Allah, meleklerini namaz kılan kulunun yanında hazır tutuyor. Haydi kalkın kaçırılmaması gerekli olan sabah namazına ve hissedin o nurdan varlıkları, sağınızda yada solunuzdadır belki kim bilir, dikkatli davranın o halde...

Title
body